04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Bugün Neler Öğrendik?

Bugunku konumuz Milliyet gazetesinde cikan iki kose yazisi hakkinda.

Gungor Uras ile basliyoruz. Yazinin basligi “Piyasalar coşuyor, ekonomi küçülüyor“.Yazinin basligi durumu ozetledigi icin uzun uzun alintilar yapmayacagim. Sadece ekonominin kuculdugunu ogrenmekten uzuntu duydugumu belirtmek istiyorum. Eminim ekonomi de kuculmekte oldugunu ogrenince cok uzulecektir. Aman benden duymasin.

Benim dikkatimi su cumle cekti: “Türk ekonomisinin yüzde 5 dolayında büyüdüğü bir yıl, ara malı ithalatında yüzde 20 artış var. Demek ki, üretimde giderek daha fazla ithal girdi kullanılıyor.” [Herhalde Gungor Bey’in dili surctu. Ekonomi kuculmemis miydi?]

Asil deginmek istedigim husus su: ekonomi %5 buyudu derken sabit fiyatlari kullaniriz; cunku amac uretim miktarinin ne kadar degistigini hesaplamaktir. Peki o zaman neden aramali ithalatina sira gelince oyle yapmiyoruz da fiyat artisini da hesaba katiyoruz. Bakiniz, TUIK’in yayinladigi dis ticaret miktar endeksleri var bu is icin. Ben merak ettim baktim, Ocak-Kasim arasinda ara mal ithalatinda miktar artis %6.1 olmus, %20 degil. Aradaki fark fiyat artisindan kaynaklanmis. Ayni donemde sanayide uretim artisi ise %6.3 olmus. Demek ki sanayi uretimi, ara mal artisindan fazla imis, az degil.

Ikinci yazi Faik Oztrak’a ait: “Her derde deva dış ticaret rakamları” . Faik Bey yazisina “ithalat eğiliminde meydana gelen çarpıcı değişikligi” anlatmak ile basliyor. Biz zaten son bir kac aydan beri o degisikligi gozlemledigimiz ve bu konuda yazilar yazdigimiz icin (bakiniz 10.11.2006, 12.12.2006, 13.01.2007, 23.01.2007) bize o kadar carpici gelmedi ama olsun.

Faik Bey devam ediyor :”Bir aylık rakamlara bakarak değerlendirme yapmak biraz erken olmakla beraber ithalat eğiliminde yaşanan bu keskin dönüşün özellikle yatırım ve tüketim malı ithalatından kaynaklanması, yüksek faizlerin yatırım ve tüketim talebini oldukça hızlı etkilemeye başladığını gösteriyor olabilir.”

Ama nasil olur? Hani yuksek faiz, disaridan daha cok sermaye gelmesine sebep olur ve sonucta tuketimi patlatirdi? Hani Merkez Bankasi caresizdi, faizleri yukselterek ekonomiyi sogutamazdi?

Nitekim geçen yılın ekim ayında sıçrayan, dışarıdan sermaye girişi kasımda yeniden düşme eğilimine girmişti. Kurdaki düzeltme rekabet gücünü artırırken, yüksek faiz ve sermaye girişindeki azalma iç talebi kısıyor.”

Yani sermaye girisinin bir ay yukselmesi ic talebi aninda yukseltiyor. Sermaye girisinin bir ay dusmesi ic talebi hemen sogutuyor. Ne hikmetli sermaye imis bu masallah, bizim manganin konutani Erol Cavus’a benziyor. Bir dudukle mangayi yerinde saydirip bir dudukle harekete geciriyor. Acaba yuruyus karari saydirma ozelligi de var midir?

Birincisi, ic talep dedikleri sey bir ay zart diye azalip sonraki ay zirt diye cikmaz. Tamam, Turkiye bir Amerika degil, ama yine de 400 milyar dolarlik bir ekonomiyiz. Oyle hemen istikamet degistiremeyiz. Bakiniz, Mayis ayinda piyasalar calkalandi, etkisi kac ay sonra ortaya cikti. Kasim’da uretim artisini Ekim’deki sermaye girisine baglamayin n’olur? Hic dusunmediniz mi, Ekim’in son gunleri neden cocuklar kapiya gelip seker istediler veya ramazan pideleri nereye kayboldu diye?

Ikinci hususa gelince: Biz daha onceki yazilarimizda yilin son ceyreginde (buna Ekim ayi da dahil) kredi akisinin azaldigini soylemis, Kasim ayinin sanayi uretim rakamlari sizi yaniltmasin demistik. Faik Bey’e ise Kasim ayinda uretim hizlaninca sebebi artan (?) sermaye girisine baglamisti. Nasil oluyor da ayni verilere bakip ayri sonuclara variyoruz?

Benim, sermaye hesabi kisminda dikkat ettigim kredi olarak gelen sermaye oluyor. Yani ticari kredi, bankalarin aldigi kredi ve reel sektorun aldigi kredinin toplami. Neden bunlara bakiyorum? Cunku eger disaridan gelen sermaye ic tuketimi etkileyecekse, bunu en hizli ve direk sekilde bu kalemlerden yapilan giris saglayacaktir. Mesela bankalar, iceriye kredi vermek icin disaridan kredi alir. Reel sektor, yeni yatirim yapmak veya uretimi finanse etmek icin kredi alir. Diger bir degisle, bulunan kredi kisa bir surede kullanilmak icin alinir.

Faik Bey ise ozel sermaye girisi dedigi bir toplama bakiyor. Bunun icinde yukarida saydigim kredilere ek olarak dogrudan yatirimlar ile yabancilarin hisse senedi yatirimlari ve devlet ic borclanma senedi alimlari gibi kalemler var. Ben diyorum ki, bu tip sermaye girisleri ic talebi dogrudan etkilemezler. Bir zaman sonra gecikmeli bir etki yapabilirler veya yapmayabilirler. Bu etki bire bir olabilir veya olmayabilir. Sonucta bu dolayli etkilesim mekanizmasinin dolambacli yollarinda ne olacagi belli olmaz.

Asagida benim kullandigim “Ozel Kredi Girisi” ile Faik Bey’in onem verdigi “Ozel Sermaye Girisi” degerlerini ceyrek donemler itibari ile gosterdim. Bunlardan hangisi ic talebi aciklamak icin daha etkili sizce?

Sonucta bugun ne ogrendik?

1. Piyasalar coşuyor, ekonomi küçülüyor; yok ekonomi buyuyor ama ithalat daha cok buyuyor; aslinda o kadar da buyumuyor ama o zaman ekonomi kuculuyor. Kuculuyor iste!

2. Gecen sali sabahi bizim Amerikadaki muhtar koydeki kizina 100 dolar havale gondermis. Netekim ogleden sonra birden ulke capinda ic talep canlandi, ama kiz parayi harcamayinca Carsamba gunu ortalik tekrar duruldu. Yuksek faiz aslinda ekonomiyi canlandirir. Ama canlandirmaya da bilir. Herseyin basi disaridan gelen sermaye. O ne derse o olur. Yuruyus karari sayilacaak..

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Hata Varsa Düzeltelim

Gungor Uras diyor ki:

“Önce “Türkiye çok hızlı mı büyüyor?” sorusuna cevap arayalım.Ülkenin büyümesi, sabit fiyatlarla (enflasyondan arındırılmış YTL ile) milli gelir rakamlarından izlenir. Sabit fiyatlarla 4 yılda ekonomi yüzde 24.1 oranında büyüdü. Ortalama yıllık büyüme yüzde 6 dolayında.Kişi başına gelir (sabit fiyatlarla) son 4 yılda yüzde 20.6 oranında arttı. Yıllık kişi başına gelir artışı yüzde 5 dolayında.” Milliyet, 14.02.2007

Önce “Türkiye çok hızlı mı büyüyor?”sorusuna cevabi dogru sayilarla arayalim. Eger son dort sene ile kastettigimiz 2002-2005 arasi ise, Turkiye %33.6 buyudu, 24.1 degil. Eger kastimiz 2003-2006 arasi ise o zaman buyume hizi %32.5. Ortalama yillik buyume %7.5′e denk geliyor, %6′ya degil. Bu rakamlari hesaplamak bu kadar zor mudur? [Farkettiniz mi bilmiyorum, ama Gungor Hoca'nin hesabina gore son 4 senede nufusumuz toplam % 3 artmis. Yillik nufus artisimiz %1'in altinda!]

Gungor Hoca dun de soyle yazmisti:

“2000-2004 yılları arasında uretim yüzde 24.5 arttı. İstihdam yüzde 0.22 azaldı.(İstihdam endeksi 90.3′ten 90.1′e indi). İşte buna “İstihdamsız ve de Gelirsiz Büyüme” deniliyor.” Milliyet, 13.02.2007

Hayir, buna insanlari yaniltici yazi deniliyor.Merkez Bankasi’nin dilinde tuy bitti anlatmaktan, hala ayni tas ayni hamam. Istihdam artisi icin Gungor Hoca’nin yaptigi gibi Imalat Sanayi Üretimde Çalısanlar Endeksi kullanilmaz. Neden? Cunku Imalat Endeksi sadece buyuk olcekli isletmeleri olcer. Buyuk olcekli isletmeler ise sanayi istihdaminin sadece %20’sini kapsar. Istihdam ne oldu anlamak icin TUIK onca para harcayip her ay Hane Halkı İş gücü Anketi duzenliyor. Zahmet edip ona bakiverin. Grafik asagida.

2000 yilindan bu yana sanayide istihdam %13, toplam tarimdisi istihdam %17 artmis. 15 yas uzeri nufusun artisi ise %12. Bu ne anlama geliyor? Ekonomi istihdam yaratiyor anlamina geliyor. Ekonomi 5 senede 3 milyon tarimdisi is yaratmis. Yeterli mi? Degil. Neden? Cunku koylerden sehirlere goc devam ediyor. Cunku nufus artis hizi yuksek. Yetersiz deyip elestirecekseniz, hakkinizdir, elestirin. Ama lutfen dogru rakamlari kullanin.

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Piyasalarin Efendileri Nerede?

Carsamba gununun Hurriyet, Aksam, Milliyet ve Star gazetelerine baktik ve piyasada gerceklesen %4.5′lik dususu analiz eden sadece ve sadece 1 yazar bulabildik. Saskinligimizi gizleyemiyoruz, bu yazar Gungor Uras. Diger yazarlarda jeton dusmus degil, Salih Neftci Amerika’daki subprime mortgage piyasalarindan bahseden yazisina devam ediyor ve piyasalardaki riskin dolar cinsi faizlerin yukselmesi oldugunu soyluyor. Hayret, Amerika borsasi her gun %3.5 dusmez, bu dususun sebebi ekonomik durgunluk beklentisi; yani Amerikan piyasalarinda beklenen faiz artisi degil, faiz dususu. Piyasalarin efendisi bu sefer olayi kavrayamamis.

Doviz piyasalarinin efendisi Gazi Ercel’in talihsiz bir sekilde YTL’nin deger kazanacagi yonunde fikrini degistirmesinin ardindan 12 saat gecmeden doviz kuru 1.38′den 1.41′e yukseldi. Ben bu adam kotu tahminci/analist diyorum, ama anlasilan az diyorum. Bundan sonra “sanssiz deve” de diyebiliriz Sayin Ercel’e. Sanssiz cunku 3 ay once dolar deger kazanacak, piyasalar cok riskli dedi, millete dolar alin dedi. Bakti YTL deger kazaniyor, hemen taraf degistirdi. O taraf degistirir degistirmez dolar deger kazanmaya basladi. Bak su Allah’in isine.

Diger yazarlar da piyasalardaki calkanti uzerine yazi yazmamislar. O zaman biz bu konuda tek yazi yazan Gungor Uras’in yazisi uzerinden bu konuyu tartisalim. Gungor Uras piyasalardaki gelismeleri gayet guzel ozetlemis. Ancak bundan sonrasinda soyle diyor:

“Acaba dünkü gelişmeler küresel piyasalarda ciddi bir dalgalanmaya yol açar mı? Bu gelişmeler Türkiye’yi nasıl etkiler?Bu konularda tahmin yapmak çok zordur. Bu tahmini yapabilenler “piyasalarda oynar ve çok iyi para kazanır.” Ama ben küresel büyük oyuncuların, büyük dalgalanmalara izin vermeyeceklerini düşünüyorum. ABD kendi sorununu kendi çözer. Çin ise borsadaki dalgalanmayı dizginleyecek güce sahiptir.Bu gelişmeler ve bu gelişmelerin uzantısı olarak Türkiye’ye döviz girişinde ciddi yavaşlama, veya tersine hızlı döviz çıkışı beklenmemelidir.Dolar fiyatı biraz yükselir, faiz biraz daha artar, borsa iner çıkar, sonra bunlar unutulur. Piyasalar yeni bekleyişler içine girer.”

Calkalanmanin kaynagi Turkiye olmadigi icin mi acaba bu kadar iyimser bu adam anlayabilmis degilim. Rakamlari carpitan, yerli yersiz Kucuk Emrah edebiyati yapan Gungor Uras’in dalgalanma beklememesini yeteneksizligine bagliyorum. Soyledikleri uzun vadede dogrudur, biz de zaten bu yuzden uzun vadede borsaya yatirim yapiyoruz. Ama burada tartisilan konu onumuzdeki bir kac gun/hafta icerisinde olacaklardir. Bence Turk piyasalarindaki dusus bugunku (sali) %4.5 ile sinirli kalmayacaktir. Hatta yarin (carsamba) ben borsanin en azindan 1500 puan daha gerileyecegini dusunuyorum. Dolar daha da cikacak, gecen Mayis’ta karsilastigimiz duzeltmelere yakin olaylar gerceklesebilir. Turkiye’deki faizlerin yuksek olmasi dolarin yukselmesini ve sicak paranin kacisini engelleyemeyecektir.

Piyasalardaki dusus nereye kadar gider simdiden tahmin edemiyorum ama yarin dususun devam edecegini, hatta ben de riskimi azaltmak icin elimdeki 1 yillik vadesini doldurmus kagitlarimi satmayi planladigimi belirteyim. Persembe ve Cuma ne olacagi yonundeki tahminleri yarin yapariz.

Uzun vade icin bunlar alim firsatidir ama piyasalar duserken alim yapmak genellikle benim tercihim degildir. Ben piyasalar yukselirken alir, duserken satarim genelde.

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Ege Cansen’e okuma listesi

Geçenlerde “Benden bu kadar” başlıklı bir yazı yazmıştım. Aslında başlığı yanlış atmışım. Yazının içeriğini okuyanların da anladığı gibi aslında “şimdilik bu kadar” demek istemiştim. Çünkü kafam sürekli siyasi gelişmeler üzerine yoğunlaşıyordu ve seçimlere doğru gider iken de bu kadar siyasi yazı yazmasam belki daha iyi olur diye düşünmüştüm. Fakat aradan geçen sürede medyada öyle yazılara rastladım ki bunlar hakkında bir iki çift laf etmemek için kendimi zor tuttum. Nihayetinde bugün Ege Cansen’in yazısını görünce daha fazla dayanamadım ve klavyeyi tekrar elime aldım. Çünkü Ege Bey enflasyon-büyüme ilişkisi üzerine bir yazı yazmış ve tabiri caizse benim çöplüğümde ötmüş. Yalnız ötüşü pek doğru olmadığı için kendisine bir iki çift laf etme hakkını bana vermiş oldu.

Ege Bey yazısında “Kural olarak, büyüme ile enflasyon indirme arasında ters ilişki vardır. Yani, büyümeden fedakárlık etmeden, enflasyonu düşürmek mümkün değildir” diyor. Türkiye’de son beş yılda ekonomi büyürken enflasyonun düşmesini ise o meşhur “yüksek faiz-düşük kur” politikasına bağlıyor. Herhalde Ege Bey 40 yıl kadar önce üniversitede okurken kendisine enflasyon-büyüme ilişkisinin böyle olduğunu öğretmişlerdi. Hani şu meşhur Phillips eğrisi analizi. Ancak aradan geçen sürede enflasyon-büyüme ilişkisine yönelik literatür bir değil iki kez değişti, beyefendinin haberi yok. Önce 1980′li yılların başlarında başlayan çalışmalar enflasyon ile büyüme arasında ters yönlü bir ilişkinin mevcut olduğunu gösterdi. Daha sonra 1990′lı yılların ortalarından itibaren ise bazı araştırmacılar bu ilişkinin yüksek enflasyon oranlarında negatif, düşük enflasyon oranlarında pozitif olduğunu buldular. Yani Türkiye’nin yüzde 8-10′luk seviyeye gelene kadar büyüme devam ederken bir taraftan da enflasyonu düşürmesinde hiçbir gariplik yok. Şimdi Ege Cansen’e bu konuda internetten ulaşılabilen kaynaklardan oluşan kısa bir okuma listesi vereceğim. Umarım bunları okur da bir daha bu konuda yazı yazacağı zaman aynı yanlışı yapmaz. Haa, konu hakkında bilgi sahibi olmak isteyen okuyucularımız da bu okuma listesinden yararlanabilir tabii.

Ege Cansen için okuma listesi:

1) Michael Bruno and William Easterly, “Inflation and Growth: in Search of a Stable Relationship”, 1996.
2) Atish Ghosh and Steven Phillips, “Warning: Inflation May Be Harmful to Your Growth”, 1998.
3) Mohsin S. Khan and Abdelhak S. Senhadji, “Threshold Effects in the Relationship Between Inflation and Growth”, 2001.

Belki İngilizcesi kıttır, bir iki de Türkçe kaynak vereyim:

4) TÜSİAD, “Enflasyon ve Büyüme Dinamikleri”, 2002.
5) Orhan Karaca, “Türkiye’de Enflasyon-Büyüme İlişkisi: Zaman Serisi Analizi”, 2003.
6) Metin Berber ve Seyfettin Artan, “Enflasyon ve Ekonomik Büyüme İlişkisi: Türkiye Örneği”, 2004.

Bu arada Güngör Uras da meydanı boş buldu iki gündür desteksiz sallıyor. Uras’ın dünkü ve bugünkü yazılarını okuyanlar ekonominin beş yıldır küçülmekte olduğunu, ihracatın da başaşağı gittiğini sanacak. İstatistiklerde 2004-2006 arasında Türkiye’de yapıldığı görülen yatırımlar da gerçekte Patagonya’ya yapıldı herhalde. Dua etsin ki vaktim yok. Şu anda yarına yetiştirmem gereken bir raporla uğraşıyorum. Bu sıkışık zamanımda şu yazıyı yazmak için bir saatim gitti. Adamlar bir sürü yalanla yanlışı harmanlayıp ekonomi yazısı diye gazetelere basıyor bir de üstüne para alıyor. Biz ise onların belkide yarım saatte falan yazdıkları yazıları eleştirmek için gidip veri falan ararken bedavadan değerli vaktimizi harcıyoruz. Bir de üstüne iki tane geri zekalı okuyucu çıkıyor büyüyen ekonomiye büyüyor diyoruz diye bizi AKP yalakası olmakla suçluyor. E ne yapalım kardeş büyüyor. Büyüyen ekonomiye sırf AKP’ye muhalefet yapacağız diye göz göre göre küçülüyor mu diyelim. Ne yapalım, Ahlah’tan okuyucularımızın çoğu böyle değil. Değerini anlayanlara emeğimiz helali hoş olsun.

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Neden Türk Sirketler Daha iyidir?

Bu soruyu aslinda okuyuculara yoneltip, sizlerin fikrinizi almak istiyorum.

Gecenlerde Koc grubu, Demirdokum’u bir Alman Valliant firmasina satti. Satis gerekcesi olarak da, sectikleri 5 sektore (enerji, finans, gida-parakende, otomotov, dayanakli tuketim-beyaz esya) konsantre olmak istediklerini soylediler.

Konu ile ilgili iki kose yazisi okudum. Ilkinde Ertug Yasar, “Koç da artık Türkiye’de sanayici olarak para kazanamayacağını görüyor ve “Zararın neresinden dönersek kârdır” diye düşünerek değerli markasını satıyor ve çıkıyor.” diyordu. Her satisda, bir alici bir satici olduguna gore, neden Koc, sanayiden para kazanilamayacagini dusunurken, Valliant tersini dusunuyor anlamis degilim.

Benim asil sorum Tevfik Gungor’un yazisi ile ilgili olacak. Bu satisan rahatsiz oldugunu soyleyen Tevfik Gungor soyle diyordu: “Bir kere satılan şirketin başında “Türk” kelimesi vardı. Bu şirketin hakim ortağı, kurucusu Koç Grubu idi ama bu şirket bir Türk şirketi idi. Bu şirketin büyümesinde Türk tüketicisinin ödediği faturaların payı, Türk banka sisteminin katkısı var.”

Sizce bir sirketin Turk sirketi olmasi, bir Turk tarafindan yonetilmesi, size, ulkemize ne bakimlardan ekstra bir fayda saglar? Benim aklima dort sey geliyor:

1. Turkler, Turkiye’deki sirketleri yabancilardan daha iyi yonetir (en iyi teknoloji, en verimli uretim vs.)

2. Turkler, sirket yonetiminde halkimizin menfaatini dusunur. Kalite mal uretirler, dusuk fiyatla satarlar, cok isci calistirirlar, cok maas verirler, elde ettikleri karlar ile okul, hastahane, parklar, bahceler yaparlar. Yabancilar ise sadece karlarini en yuksek duzeyde tutmak isterler.

3. Turkler, sirket yonetiminde ulkemizin menfaatini dusunur (daha cok uretim, daha cok yatirim vs.). Gerektiginde, ulkemizi, devletimizi sirketlerinin uzerinde tutarlar. Devletimizin cikarlari soz konusu olunca, her turlu isbirligine aciktirlar.

4. Sirketlerin, Turklerin elinde olmasi gururumuzu oksar; kendimizi daha iyi hissederiz.

Siz ne dersiniz? Sirketlerin basinda Turklerin olmasini tercih mi edersiniz, yoksa etmez misiniz. yoksa sizin icin fark etmez mi? Eger cevabiniz pozitif ise, neden birey olarak bizim icin ve daha genel anlamda ulkemiz icin daha iyidir?

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

30 lira ile ne yapilir?

Sabah kalkmis, mutlu mutlu gazetemi acip kahvemi yudumlarken okudugum bir haberle beynimden vurulmusa dondum. Bankacilik sektorumuz felaketin esigindeydi. Doviz fiyatinda meydana gelebilecek %30′luk bir artis bankalari cokertebilirdi:
    “Merkez Bankası birilerini korkutmak istiyor da, kimi korkutmak istediği belli değil. Dün açıklanan “Finansal İstikrar Raporu” içinde iki felaket senaryosu yer alıyor. Döviz fiyatının yüzde 30 artması halinde, banka sisteminin çökeceği anlatılıyor. Türkiye’de “kriz” denilen şey “bankaların çökmesi ile başladığına göre”, demek ki, döviz fiyatının yüzde 30 artması “kriz”dir. Demek ki dolaylı olarak Merkez Bankası raporu ile ciddi bir uyarı yapılıyor. “Ekonominin istikrarı döviz fiyatlarının bugünkü çizgide kalmasına bağlıdır” deniliyor.” Gungor Uras, Milliyet 01.06.2007
Hemen Gungor Bey’in bahsettigi raporu ben de okudum ki MB kimi korkutmak istiyor anlayayim; sonra da doviz bufesine kosayim dolar alayim, yastigimin altina koymak icin.

Raporun 52. sayfasinda, risk analizi yapilarak dovizin %30 artacagi durumda bankalar ne kadar zarar yapar arastirilmis. Sonuc soyle:

Kar(Zarar) / Ozkaynaklar

2004: (0.1)%
2005: (0.2)%
2006: 0.2 %

Yani bankalarin doviz artisi sonucu, ozkaynaklarinin %0.2’si kadar KAZANC elde ediyorlarmis. Zarar degil, kazanc! Neden? “Cunku Aralik 2005 döneminde pozisyon açigi nedeniyle zarar yazan bankacilik sektörü, Aralik 2006 itibariyle pozisyon fazlasina sahip olmasina bagli olarak kâr elde etmektedir.”

Gungor Bey’in yazisi bana bir hikayeyi hatirlatti.

Cocugun biri babasindan 50 lira borc istemis. Babasi sasirmis “Ne! 40 lira mi? Ne yapacaksin lan 30 lira ile?”

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Neden Türk Şirketler Daha iyidir? (2)

“Neden Turk Sirketler Daha Iyidir?”yazisina ilginc yorumlar geldi. Turk sirketleri savunan okuyucularimizin degindigi iki nokta oldu:

1. Stratejik oneme sahip sektorler ozellestirilmemeli:

    “Kıbrıs Barış Harekatı sırasında uçaklarımıza benzini Libya’dan alabilmiştik. Ambargonun etkisi yoğundu. Tanklarımız için MOGAZ’a gerek vardı. Ataş Rafinerisi’nin ABD’li genel müdürü, zamanından erken fabrikayı bakıma soktu. Tanklara akaryakıt verilmesini önlemek istedi. Zor durumdaydık.”
Bu endiseyi anliyorum. Bazi sektorler sahip olduklari “externality” (dissallik) yuzunden daha dikkatli bir sekilde degerlerdirmeye tabii tutulmali. Milli guvenlik gibi sebepler veya rekabet sartlari gozonune alinarak yapilmali ozellestirmeler. Kabul.

Ote yandan, cumhuriyeti korumak icin siyasi iktidara karsi darbe, post-modern darbe, muhtira, e-muhtira vermekten cekinmeyen “devlet iktidari”, boylesine kritik bir durumda fabrikaya kamu cikari adina mudahele edemez mi? Bir gun savasta ihtiyacimiz olur diye benzinden tutun, dis macununa herseyi devlet mi uretmeli?

Zaten hikayenin devami da soyle:

    “ABD’li genel müdür Mogaz imal etmemekte ısrarlıydı. Abdullah KÜTKÜT; “Türkiye savaş halindedir. Rafineriye el koyduk. Bu imalatı yapacağız.” Dediğinde ABD’li genel müdür konuyu uluslar arası örgütlere taşıyacağı tehdidinde bulundu.Dinlemedik o gece gaz üretildi. Ekibimiz, rafinerideki Türk mühendislerin desteğinde 24 saatte Mogaz imal etti ve ordumuza verildi. ”
Hikayenin ne kadar dogru, ne kadar yanlis oldugunu bilmiyorum. Anlatan Selahattin BABÜROĞLU isimli bir zat. Benim bildigim ambargo, Kibris Harekati sirasinda degil, bir sene sonra 1975′de kondu. 1974′de Turkiye Amerika’dan askeri yardim almaya devam etti.

2. Diger bir okuyucumuzun yorumu ise soyle:

    “Yabancı bir firma Türkiyede kazandığı parayı ne yapar, dışarıya transfer eder. Çünkü para kazanıp onu götürmek için buradadır. Yani kaynakların dışarıya aktarılması vardır.Yerli sanayicinin en azından kazandığı parayı yine yurt içinde yatırıma yönlendirmesi gibi durum vardır.”
Burada iki husus var. Birincisi, yerli bir firmanin, kazandigi parayi ulkede tutma gibi bir zorunlulugu yoktur. Nitekim, yurt disinda onemli miktarda yerli sermaye tutuldugu ve bunun bir kisminin dis kredi seklinde tekrar yurticinde kullanildigi bilinmektedir.

Ikincisi, yabanci firmanin kazandigi para, ulkeye ait bir kaynak degildir. Turkiye’de aldigi sirket karsiliginda ulkeye getirdigi para ile sirketin ileride yapacagi kazanci satin almistir.

Soyle bir ornek vereyim. 10,000 liraniz var. Gittiginiz bankaya yatirdiniz. Banka size her sene %20 faiz veriyor. O zaman banka “disariya” 2000 lira kaynak transferi mi yapmis oluyor? Banka zararda mi? Zarar etmemek icin sadece banka calisanlarina mi hesap actirmali? Hayir. Sizin yatirdiginiz 10 bin liralik “kaynagi” kredi olarak kullandiriyor, kar ediyor.

Ozellestirme orneginde, disaridan getirilen ve satis sirasinda odenen 10 bin lira ile sattiginiz sirketin ileride yapacagi karlari simdiki fiyati ile pesin olarak aliyorsunuz. Eger bu parayi akilli bir sekilde kullanirsaniz kazancinizi arttirirsiniz.

    “Alan memnun, satan memnun” diyeceksiniz… Türkiye’de Türk insanının imkânlarıyla kurulmuş, büyümüş, köklü üretim tesislerinin yabancılara satılması insanı üzüyor. Konunun yabancı sermaye düşmanlığıyla ilgisi yok. Yabancı sermaye buyursun gelsin. Bizim yapamadıklarımızı yapsın. Pahalı faturalarla ortaya çıkarabildiğimiz fabrikalar yabancıya gitmesin. Tartışılan budur. Gungur Uras

Gungor Bey kusura bakmasin ama, ben hala tartisilan seyi anlamadim. Diyor ki yabancilar, Turkiye’de fabrika kurabilirler; ama fabrika satin almasinlar. Demek ki yurticinde fabrikasi olan bir Turk sirket, ya ilelebet o fabrikayi isletsin, isletemiyorsa baska Turk’e satsin, satamiyorsa fabrikayi kapatsin.

Neden?

Tamam, yabancilar dogrudan yatirimi direk fabrika yapsalar cok guzel olacak. Demek ki adamlar cekiniyorlar veya zahmetli goruyorlar (bu konuyu baska bir yaziya saklayalim). Onun yerine Koc’tan hazir fabrikayi aliyorlar. Koc, aldigi para ile baska bir sektorde (diyelim ki beyaz esya) yatirim yapiyor. O zaman ne oluyor? Iki fabrika birden kazanmis olmuyor muyuz? Yok, Koc mirasyedinin tekidir, parayi har vurup harman savurur diyorsaniz, o zaman ayni misriflik bir sure sonra Demirdokum’un de basina gelmeyecek midir zaten?

Bu arada babama sordum. Ne kendisinin ne onun babasinin Demirdokum’un kurulmasi ve isletilmesi esnasinda bir katkilari olmadigini soylediler. Biz hakkimizi (varsa) helal ediyoruz.

    “Demirdöküm, Türkiye’nin Türk milletinin değeridir. Sahibinin önemi yoktur… Akbank, Garanti Bankası, Türk Telekom, Migros, Kent Gıda, … satılabilir mi? Eğer bunlar kıymetse, bir değerse Türk milleti sayesinde bir kıymet ve bir değerdirler. Sahipleri Türk milletidir. Eğer biz satarız diyorlarsa, Türk milleti yarın bu bankalardaki hesaplarını kapatsın ya da bu şirketlerden mal almasın, bak bakalım bu şirketlerin değeri kalır mı? Demirdöküm’ün satılması vatana ihanetle eş değerdedir. Koç Grubu’nun 300 milyon dolara gereksinimi mi var? Yazıklar olsun…Yazıklar olsun Demirdöküm’ü satanlara ve Demirdöküm’ü almayan Türkiye’nin zenginlerine. Kampanya başlatın ve her Türk 4 dolar versin; Demirdöküm Türk kalsın.” (Bir Okuyucu Mektubu) Ertug Yasar
Madem Akbank’in, Garanti Bankasi’nin vs sahibi Turk milleti, o zaman neden kimse yillik kardan bana temettu vermiyor? Neden sirket yonetiminde ben soz sahibi olamiyorum? Halkin para toplayip Koc’a 300 milyon dolar vermesi ile halk bu isten ne kazanacak? Cebine para giren kisinin Hans degil de Koc olmasi neden benim cikarima?

Bu arada yahu ne kadar hevesliyiz Turk milleti adina konusmaya. Ne zaman sectim ben sizi benim adima konusmaniz icin? Siz benim vekilim misiniz? Kac oy aldiniz? Madem bu kadar heveslisiniz Turk sanayini korumaya, her alisverisinizde bes lira uzerine para verin, sevindirin sirket sahiplerini. Baska zaman heriflere bin bir kufur okuruz. Ama is yabancilarla karsilastirmaya geldi mi bir degerlenirler ki sormayin. Bir yerde okumustum, Amerikalilarla Ruslari karsilastiran bir hikaye:

    Amerikalilar ulkelerini cok severler; kendileri gibi dusunmeyen insanlardan nefret ederler.

    Ruslar ulkelerini hic sevmezler; kendileri gibi dusunenlerden ise nefret ederler.

Biz kime daha cok benziyoruz sizce?

    “Bence yabancı ağırlığı sadece çimentoda değil birçok sektörde sorun yaratmaz. Ben hiçbir sektörü stratejik bulmuyorum. Stratejik olan bizim ekonomimizin gücüdür. Yasalar, kurallardır. Çimento da bir zamanlar stratejik sektörler arasındaydı. Çünkü savaş döneminde çimentoya her zaman ihtiyaç duyulur. Onarmak, alt yapıyı hazırlamak için. Ama o fabrikalar yabancıya geçse de yine kendi ülkenizde. El koyarsınız olur biter. Hangi tesisi yabancı buradan götürebilir? Hangi oteli, hangi toprağı, hangi tesisi. Bana göre Türkiye’nin stratejik sektörü yok. Tek stratejik kurumu var o da Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK.) Onun dışında ne bir know how’ımız var, ne buluşumuz. Hani silikon vadisi gibi bir yeriniz olur, bu kaygıyı anlarım.” Erhan Kamisli

Bu soz aslinda en ustteki yorumu yazan okuyucuya cevap niteligi tasiyor.

Forumumuz acik. Soru ayni soru. Neden Turk sirketler, yabanci sirketlere tercih edilmeli?

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Hurşit Güneş, Güngör Uras…

Bazı iktisatçılarımız resesyon geliyor diye davul zurna çalarken ekonomi ilk çeyrekte yine yüzde 6.8 gibi acayip bir hızla büyümüş. Şimdi hazretler iç talep yerinde sayarken bu büyümenin nasıl olduğunu anlamaya çalışıyor.

Kamu harcamalarında biraz yüksek bir artış gördü ya, Sabah Gazetesi hemen “Büyümeyi kamu sırtladı” diye uyduruk bir yorum yapmış. Sabah Gazetesi’nin muhabiri anlaşılan bu kamunun harcamalardaki ve yatırımlardaki payı ne ki ekonomiyi ne kadar etkilesin diye hiç bakmamış. Eğer baksa idi kamunun tüketim ve yatırım harcamalarının toplamının GSYİH’nin yüzde 8.5′inden ibaret olduğunu görecek ve yazısına böyle aptalca bir başlık atmayacaktı.

Bu arada Güngör Uras ile Hurşit Güneş’in büyümenin kaynağını doğru olarak tespit etmeleri beni şaşırttı. Aferin, demek ki yavaş yavaş ekonomiyi öğreniyorlar. Eh, özellikle ilkinin yaşı biraz geçti ama bu yaşta da olsa ekonomiyi öğrenmeleri yine de hiç yoktan iyidir.

Bu arada resesyonu davul zurna çalarak bekleyen iktisatçılarımızdan olan ve hatta neredeyse resesyon duasına çıkma aşamasına gelen Asaf Savaş Akat da büyümenin kaynağını doğru olarak tespit etmiş. Fakat YTL bu kadar değerliyken bunun nasıl olabildiğine pek akıl erdirememiş. Bakalım önümüzdeki günlerde buna nasıl bir kulp bulacak?

Efendim, sadede gelelim. İlk çeyrekte iç talep yerinde sayarken ekonominin bu kadar hızlı büyümesinin nedeni ihracattaki artış. Burada ihracat derken hem mal hem de hizmet ihracatından bahsediyoruz. 2001 krizi sonrasında ihracatta yaşanan performans mal ve hizmet ihracatının sabit fiyatlarla ve harcamalar yöntemiyle hesaplanan GSYİH içindeki payını neredeyse yüzde 50′ye kadar getirdi. Bu oranın büyüklüğünü anlayabilmeniz için harcamalar yöntemiyle hesaplanan milli gelir içindeki en büyük paya sahip kalem olan özel tüketimin oranının yüzde 65 civarında olduğunu hatırlatalım. Mal ve hizmet ihracatının milli gelir içindeki payının neredeyse özel tüketimin payına yaklaşması artık Türkiye’ye ihracata dayalı büyüme fırsatını veriyor. İlk çeyrekte yaşanan da tastamam bu. Aslında bu yöndeki gelişmeleri geçen yılın ikinci yarısında da görmüştük.

Şimdi de YTL bu kadar değerliyken ihracatın nasıl olup da arttığına gelelim. Eee, ihracatı sadece kurun fonksiyonu olarak görürseniz böyle bir gelişme karşısında böyle apışıp kalırsınız tabii. Oysa bu konuda Türkiye üzerine yapılan çalışmaların çoğu ihracatın kurdaki gelişmelere değil dış talebe duyarlı olduğunu gösteriyor. Bu çalışmalarda pek fazla dikkate alınmayan verimlilik gelişmeleri de ihracat açısından önemli.

Sevgili köşe yazarlarımız geçen yılın ilk yarısında duraklayan ihracattaki artışın mayıs ayından itibaren yeniden hızlanmasını hemen mayıs-haziran dalgalanması sırasında kurların yükselmesine bağlamışlardı. İhracat bağlantıları en az 2-3 ay önceden yapılırken kurdaki artışın böyle zınk diye ihracata nasıl yansıdığını ise hiç sorgulamamışlardı. İşin aslı o zaman ihracatta görülen artışın nedeninin en büyük dış pazarımız olan AB’deki canlanma olmasıydı. AB ekonomilerindeki canlılık hala sürdüğü için kurdaki gerilemeye rağmen ihracatımızdaki artış da sürüyor. Allah’tan ki sürüyor yoksa iç talep ve yatırımlar durduğu için şimdi gerçekten de resesyona girmiş olacaktık.

İhraç pazarları canlı olduğu ve verimlilik artışları sürdüğü takdirde kurun seviyesi ne olursa olsun Türkiye’nin ihracatı artar. Yok ihraç pazarlarında durgunluk varsa kuru ne kadar zıplatırsanız zıplatın ihracatı yükseltemezsiniz. İnanmayan “ne kadar enflasyon o kadar devalüasyon” gibi akla zarar bir kur politikasının uygulandığı ve kurların sürekli yukarı doğru ittirildiği 1995-1999 arasındaki ihracat rakamlarına gidip bir baksın.

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Güngör Uras olayı

Güngör Uras, bugünkü yazısında yine en iyi bildiği şeyi yapmış. Okuyucusuna bilgi verir ayağına yatarak bir hikayenin sadece yarısını anlatıp usul usul uygulanan ekonomi politikalarına saldırmış. Merkez bankalarının uyguladıkları faiz oranları hakkında bilgi verir ayağına yattığı yazısında özetle şunu söylemek istiyor: Dünyada faiz oranları düşükken bizim Merkez Bankası faizi çok yüksek tutuyor. Bu nedenle bankalarımız yurtdışından düşük faizle borçlanıp Merkez Bankası’na yüksek faizle borç verip köşeyi dönüyor. Bunu gören yabancılar da bizim bankalarımızı alıp duruyor.

Bu yazıya teknik açıdan birçok cevap verilebilir. Örneğin “Bu analizde kur riskini nereye koydunuz Güngör Bey” diye bir soru sorulabilir. Fakat bunu yapmayacağım. Çünkü bu tür adamların kötü niyet ve/veya bilgisizlikten kaynaklanan bu tür analizlerini düzeltmeye uğraşmaktan artık bıktım. (Düşünüyorum, acaba böyle iğneyle kuyu kazmaya çalışmak yerine ciddiye almadığımız yazarlar ile değer verdiğimiz yazarların bir listesini versek ve sadece değer verdiğimiz yazarların yazılarını mı mercek altına alsak? Ne dersin Ekonomix?) Türkiye’de faiz oranının ABD’dekinden yüksek olmasının nedeninin bizde enflasyonun da ABD’dekinden yüksek olması olduğu o kadar açık ki. Enflasyon oranları arasındaki fark kapanmadan bizim faizin ABD’deki faize yaklaşmasının mümkün olmadığı, bunun zorlanması halinde 2001 türü bir kriz daha yaşayacagımız da aynı derecede açık. Profesör ünvanını taşıyan Güngör Uras bunu bilmez mi? Bilmiyorsa yuh olsun. Biliyorsa da, hikayenin bu kısmını anlatmayarak ortalama gazete okuyucusunu kandırıp Merkez Bankası’na ve de uygulanan ekonomi politikalarına güvensizlik yaratmakla neyi amaçladığını bize bir anlatsın.

Güngör Uras’ın yazılarını neredeyse 15 senedir takip ederim. Başlarda, artık benim o dönemdeki ekonomi bilgimin yetersizliğinden mi yoksa onun daha düzgün yazılar yazdığından mı bilmem, kendisine karşı bir tepkim yoktu. Fakat son yıllarda Uras’ın yazılarını, o günkü ruh halime göre, bazen gülerek bazen de kızarak okuyorum. Neşeli bir günümdeysem yazdığı saçmalıklara gülüp geçiyorum. Ne olacak bu memleketin hali diye düşünceye daldığım günlerde ise bu saçmalıklarla ne kadar çok insanı yanlış yönelttiğini düşünüp küplere biniyorum. Çünkü Güngör Uras çok okunan bir yazar ve sıradan okuyucu üzerinde de önemli bir etkiye sahip.

Beni bu duygulara sevk eden Güngör Uras’ın iktisattan az buçuk anlayan diğer insanlar üzerindeki etkisini ise merak edip duruyordum. Geçen hafta NTV’de yayınlanan bir programda bu merakımı biraz giderdim. Söz konusu programda global piyasalardaki dalgalanmanın Türkiye’ye etkisi tartışılıyordu. Konuklar arasında Güngör Uras da vardı. Güngör Uras, bir yerde, lafı nasıl o noktaya getirdiyse getirdi, “Türkiye üretmiyor, dış borç alıp ithalat yapıyor ve onu yiyor” diye, o bildiğimiz argümanları ile, atıp tutmaya başladı. Neyse ki konuklar arasında bulunan Mahfi Eğilmez kendisine itiraz edip biraz frene basmasını sağladı. (Zaman zaman bazı yazılarını eleştirsek de Mahfi Eğilmez ekonomiyi Güngör Uras’tan çok daha iyi bilen birisidir) Bu arada çoğunluğu genç olan diğer konukların ise Güngör Uras’ı “Delidir ne yapsa yeridir” ya da “Yaşça büyügümüzdür, bulaşmayalım” edasıyla dinlediğini fark ettim. Zaten daha sonra tartışmanın ilerleyen bölümlerinde onlardan bazıları da, Mahfi Eğilmez’den cesaret aldıklarından olsa gerek, Güngör Uras’ın sözlerine katılmadıklarını belirttiler. Diyeceğim o ki, az buçuk iktisat bilgisine sahip olanların çoğu da Güngör Uras’a artık benim gibi bakıyor galiba.

Bakalım yazdığı gazetelerin yöneticileri bunu ne zaman fark edip Güngör Uras’ın ekonomi bilgisi kıt vatandaşları zehirlemesine engel olacak? Aslında gazetelerimizin mevcut yayın politikasıyla Güngör Uras’ın yaptıkları birbiriyle epey örtüştüğü için bu konuda bir umudum yok ama yine de bir sorayım dedim.

04 Ocak 2010

Yazan: admin

Kategori: Ekonomi-Finans

Etiketler:

Durun yahu, daha batmadık

TÜİK dün 2007′nin ikinci çeyrek dönemine ilişkin milli gelir verilerini açıkladı. İlk çeyrekte yüzde 6.9 olan büyüme oranı ikinci çeyrekte yüzde 3.9′a gerilemiş. Hakikaten ciddi bir yavaşlama ama bugünkü gazetelerde bu konuyla ilgili olarak yer alan haber ve yorumlar tam evlere şenlik.

Mesela ekonomi yavaşlarken cari açıktaki yükselişin sürdüğü iddia edilen şu haberi yazan arkadaş bize cari açığın son 6 aydaki seyri konusunda birşeyler söyleyebilir mi? Ben cari açığın (tabii ki ekonomideki yavaşlama nedeniyle) 6 aydır yerinde saydığını sanıyordum. Yoksa 6 aydır yanlışlıkla Türkiye yerine Patagonya’nın cari açık rakamlarına mı bakıyorum. Durun şunlara bir daha bakayım.

Ekonomide durgunluk riskinin arttığı iddia edilen şu haberi yazan arkadaşın da bize son aylara ilişkin bazı verilerden bahsetmesi gerekmez miydi? İkinci çeyreğin üzerinden neredeyse 2.5 ay geçti beyler. 2.5 ay öncesine ilişkin verilerle bugünkü duruma ilişkin yorumlar yapamazsınız. Gidin böyle bir yorum yapmak için hangi verilere bakmanız gerektiğini öğrenin de onlara bakarak konuşun.

Tevfik Güngör’ün ya da esas adıyla Güngör Uras’ın bugünkü yazısında da bir sürü yanlış var. Fakat artık kendisini ciddiye almadığım için bu yazı için birşey söylemeyeceğim.

Fakat ciddiye aldığımız yazarlardan biri olan Uğur Gürses’in bugünkü yazısı da tuhafıma gitti. Gürses, “2007′de yüzde 4′lük büyüme bile zor” demiş. Gelin biraz aritmetik yapalım. Büyüme ilk çeyrekte yüzde 6.9, ikinci çeyrekte yüzde 3.9 oldu. Yılın tamamında büyümenin yüzde 4′ün altında kalması için, üçüncü ve dördüncü çeyreklerde yüzde 3′ün altında büyüme oranları yaşanması gerekir. Hakikaten ekonomideki durumu o kadar kötü mü görüyorsunuz Uğur Bey? Benim gözlemlerim pek öyle değil de o yüzden soruyorum.

Neyse, lafı fazla uzatmadan kendi değerlendirmelerimi yazayım. Birincisi, ikinci çeyrekte ekonomide görülen yavaşlama sürpriz falan değil beklenen bir gelişmeydi (Orhan Karaca’nın şu yazısına bakın). İkincisi, ekonomide bu yavaşlama olurken cari açık artmaya devam etmemiş yerinde saymıştı. Üçüncüsü, yılın ikinci yarısında büyümenin bir miktar hızlanmasını bekliyorum. Temmuz ayında ithalatın yeniden hız kazanması, CNBC-e Tüketim Endeksi’ndeki gelişmeler (bu endekste yıllık değişime bakın) vb. bunun açık delilleridir. Dördüncüsü, ekonominin bu yılı da yüzde 5′in üzerinde bir büyüme ile kapatabileceğini düşünüyorum.

« Önceki yazılar   Sonraki yazılar »